“Aşk Değil…” Bizden başkası ne kadar anlayabilir ki Ey deli Gencebay severleri ? Bir insanı sadece aşk mı kahreder ? Duvarı nem, Gencebay’cıyı gam yıkar…
Sabahsız bir Gece…
Olmaz, olmaz işte… Her gece yatağınıza girdiğinizde, beş dakika bir sağa bir sola döner, iki dakika içerisinde dalıp gidersiniz o “Meçhûl âleme…”
İnsan oğlu iki unsurdan oluşur. Bir maddî beden, bir de manevî beden… Maddî bedeniniz, aynaya bakınca gördüğünüz et yığınıdır sadece. Fakat birde soyut bir bedeniniz vardır ki o sonsuza kadar bakî kalacaktır.
Maddî bedeniniz ile manevî bedeniniz arasında gümüş bir kordon vardır ki bu kordon iki âlemi bir birine bağlar. Gece uykuya daldığınız vakit ruhunuz bedeninizden sizin arzunuz dışında ayrılır. Astral bir seyahate çıkar. O kadar yorgunsunuzdur ki, ruhunuzu yönlendiremezsiniz. O istediği yere sizin bilinciniz dışında gider, gezer dolanır ve geri döner… Bu yüzden uyku yüzde elli ölüm demektir.
Bunu her gece yaşıyoruz zaten… Bir gece hariç..
Olmaz işte, olmaz.. O gece bir türlü bedeniniz uykuya dalmaz… Beyninizden bir türlü “uyu ey! Beden” emri çıkmaz. Çünkü kalbiniz beyninize bir tâlimat göndermiştir. Emir büyük yerdendir, beyin erkekse bu direktife uymasın..
” Er kişi aşk meyi ile sarhoştur, bu sebeptendir ki gözlerine uyku girmesin, hele ruhu elini kolunu sallayarak başka başka âlemlere göç etmesin, her dakika bir saat, her şarkı bir ömür sayılsın….
Gereğinin yapılmasını saygılarım ile arz ederim…”
İmza;
Gönül
Adres: Sana gönderdiğim alyuvar ve akyuvarların senden ayrıldıktan sonra nereye gittiğini takip edersen beni bulursun…
…..
Yine o yatağınızda siz ceset gibisinizdir. Ama uyumak istersiniz, uyayım da sabah olsun. Buna ilk okul çocukları bile güler. Uyumak ne haddine senin ?...
Gönlünüz beyninizi fenâ korkutmuş. O güvendiğiniz deha beyniniz, şimdi sadece çöp tenekesidir. Sorularınızı küstâhça karşılıksız bırakır… Zavallı, onun da bir suçu günâhı yok. Emir demiri keser demişler… Ne suâl yönlendirseniz, lâfı değiştirir. Çare yoktur size zihninizden. Yatakta bir sağa, bir sola dönerken, içinizden film şeridi gibi birkaç masum mısra dökülür. Bu ne olduğunu bilmediğiniz o yüce duygu için yazmış olacağınız ilk mısradır ama ne yazık ki asla son olmayacaktır…
Sensiz bir gece sanki bir asır..
Gönlüm seni, sabah görmek ümidi taşır..
Tarifini edemediğim duygular belirdi birden;
İnan şu sıcak gece içim kutupta gibi üşür..
Ömer Faruk EROL 15 Haziran Pazar, 03.10
Yok, olmuyor. Odanın karanlığında etrafa mecnûn mecnûn bakarak geçmez bu zaman..
Hani kurban bayramı sevinci vardır bir hep içimizde saklı durmuş. Hani kurban bayramına bir hafta kala her yerde kurbanlık koyunlar gezer. Yaşınız ya 9 yada 10’dur. İlköğretim dörde beşe giderken, bir an önce şu ders bitsin de, mahallemizdeki arsada otlayan koyunlara bakayım istersiniz. Özellikle koçların boynuzlarından ürkersiniz ama yinede onları çok seversiniz. Babanız iş çıkışı bir koç tutup getirir boynuzlarından. Ya kapının önüne yada yazlığa bağlarsınız onu. Uzaktan uzağa seyredersiniz, dokunmak istersiniz ama bir yandan da çekinirsiniz. Arife gecesidir, anneniz kız kardeşlerinizin her iki avucuna, erkek kardeşlerinizin ve sizin sağ elinizin kuş parmağına kına yakar… Normalde 8, 9 demeden gelen uykunuz o gece bir türlü gelmez. Aklınız fikriniz takılmıştır bir kere o koyuna.. Acaba şimdi üşüyor mu ? karnımı aç? Yarın kurban edileceğinden bir haberi var mı ? İnanamıyorum, yarın kurban bayramı..Herkes güzel güzel giyinecek.. Allah! Herkesin koyunlarını göreceğim, bizim koyuna kendi elim ile su vereceğim, tuz vereceğim. Ama babam yanımda olursa, yoksa korkarım..
Uyuyamazsınız o gece.. Bir sağa, bir sola.. Gecenin yarısında evin içinde hayalet gibi gezersiniz. Bir lavaboya, bir mutfağa… Kuş parmağınızda ki o mübarek kına sizi olduğunda fazla heyecanlandırır. Bir an evvel sıradan bir bezle yada eski bir çorap ile sarılmış kuş parmağınızı görmek istersiniz… Sonra bu tatlı, çocuksu sıcak ve sempatik hayaller ile, gecenin ilerleyen vakitlerinde nihayet uykuya dalarsınız..Ama ne hikmetse sabahın köründe cami imamından önce siz kalkarsınız. Müezzinin ezânı okumasını, bayram namazının başlamasını istersiniz..
İnanın, inanın bir birinin o kadar benzeri ki… Bir çocukluğunuzda yaşamışsınızdır bir an önce sabahın olmasını, sabahın bir an önce gelebilmesi için uyumanız gerektiğini ama uyuyamayışınızı… Sonra bir tatlı uykuya dalıp, sabahın köründe uyanışınızı..
Geçmez kahrolası zaman.. Yelkovan ile akrep protokol imzalamıştır, kıpırdamazlar yerinden.. “Ya Evde Yoksan” albümünü belki iki, belki üçüncü hatmedişinizdir. Ham haldeki duygularınız, “Ya Evde Yoksan” da ki aşk kıvamı ile bütünleşmiş, bu müstesna duygular sizi çepeçevre sarmıştır. Aşkınızın temellerini sağlam atmışsınız.. Çimentosu aranje, suyu ezgiler, kumu sizin duygularınız, harcı karan beyniniz, dökülecek yer ise kalbiniz..
Yüzünü gözünüzün önüne getirmeye çalışırsınız, öylesine güzel bir kıza aşık olmuş olmanız sizi zaten bambaşka heyacanlara taşıyordur. Resmen çocuk gibi seviyorsunuz, "Bİr gün birine aşık olacağımı tahmin ediyordum ama böylesine yeşil, böylesine sarışın, böylesine buğday tenli, melek gibi bir kıza aşık olabileceğim aklımın ucundanda geçmezdi.. Hem ömrümde ilk kez deli birine aşığım hemde aşık olduğum insan yedi cihan güzeli.." Diyerek gönlünüzü avuttuğunuzu sanarsınız..
Fakat ters giden birşeyler vardır... Ne sebeptendir bilinmez sevdiğiniz kızın yüzünü hatırlayamazsınız... Kısık, kuşkulu ve sinirli bir ton ile; "Allah..Allah..." dersiniz... Yıllar önesinde gördüğünüz sıradan bir kişiyi sanki beş dakika önce görmüş gibi hatırlarıyorsunuz ama nasıl olurda daha o gün içinde görüp çılgınlar gibi sevdiğiniz insanın cemâlini gözünüzün önüne getiremiyorsunuz... Bakacasınızki bu hatırlamakla olmayacak. Hatırlamakla gözünüzün önüne mâh cemâli gelmeyecek. Resmnen beyninizin içinde bir yere bir tuâl oluşturur, elinizle O'nun resmini çizmeye çalışırsınız. "Tamam, gözleri yeşildi... Saçları koyu kestaneydi... Teni pürüssüz, tertemiz ve buğday rengiydi... Yuvarlak yüzlü..." Olmaz. Bir türlü ölçüyü tutturamıyorsunuzdur. Yazıp yazı bozuyorsunuzdur. Yap, seyret, beğenme; "Bu kadar çirkin değildi !"
Sevdiğinizin yüzünü hatırlayamama olayı ise kafanızda ki ayrı bir muammâdır.
Sabahın gelmesini artık çok daha fazla istiyorsunuz. Sabah olsada aşkımın yüzünü görsem... Hop! Nereden aşkın oluyor o senin ? Sen onun için bir yabacısın. Tutsan tutacak kadar yakınında ama, bak sesleniyorsun. Duyuluyor mu sesin ?
Duvarda lise ikinin son gününde, lise arkadaşlarınız ile okulun bahçesinde topluca çektirdiğiniz bir resim asılıdır.. Nasıl olmuşsa, bir anlık boşluğunuzdan yararlanan beyniniz, o resmi görebilmenize olanak tanır. Resmi görür görmez, irkilerek yatağınızdan kalkarsınız…
Resme kan çanağı gözler ile yaklaşır, uzun uzun bakarsınız… “Bu resimdeki ben daha çocuk” dersiniz… Sizce de komik değil midir ? O resim sadece 48 saat önce çekildi. Belki bir tebessümde edersiniz. Vay be… dersiniz, vay ki ne vay.. İhtiyarladım, kocadım, saçlarım ağardı sanırsınız..
Neden mi ?
Çünkü en masum ve doğal gülüşünüz, sadece iki gün önceki o resminizde kalmıştır.. Artık aşıksınız, aşık! Aşk demek, uykusuz geceler demek.. Geçmek bilmeyen zaman demek… Hep sağdan soldan duyduğunuz şeylerdi bunlar. Size hikâye gibi geliyordu. İzleyip, dinleyip, okuyup geçtiniz. Farkında mısınız bilmem ama bir gün sizinde aşkınız gün gelecek sitelere, şiirlere, bestelere ve hatta hikâyelere konu olacak …
Başınızı ne yöne çevirseniz, hep o yeşil gözlünün o sıcak ve içten tebessümü gelir… Allah’ım çıldıracaksınız….
Teybin üzerinde, hemen “Aşkı ben mi yarattım” albümünün yanında “Yarabbim” kaseti bulunmaktadır. İçimdeki heyecanımı en iyi rabbim anlar diyerekten, albümü koyarsınız teybe, evdekilerde rahatsız olmasın diye kısık bir ses ile dinlemeye başlarsınız..
Ne yapayım, ne edeyim.. Nasıl dindireyim heyecanımı. Nasıl teselli edeyim, avutayım kendimi der durursunuz.. Birden bire gözünüze, yıllardır asılı duran bağlamanız ilişir. Daha önce sizin için “tahta” parçası olan bu nesne, şimdi sırdaş olur…
Yanına gelirsiniz onun. Saat sabaha karşı ya üç yada dörttür.. Saza usulca dokunursunuz… Beni kabul etmez sanırsınız ama o sizi bırakmak istemez..
Alayım elime dersiniz, alayım bir bakalım ne olacak ?
Elinize aldınız ama, ne çalmaktan anlarsınız, ne makamdan, ne akorttan.. Yine siz doğmadan önce yazılmış bir yazgıyı yaşarsınız. Şans bu ya, bağlama doğdunuz günden beri onu çalacağınız anı gelinlik kız gibi beklemektedir.
Kucağınıza alırsınız. İstersiniz ki, şu Gözüm Sende’yi bir çalayım… İstersiniz ki şuan çalmakta olan “ Aşk Değil “ i bir çalayım..
Daha öncesinden el sürmeye çekindiğiniz sazınız, size sadece sizin anlayacağınız bir ses ile;
”Ne olur, çekinme korkma benden… Duygularını bana izâh et yeter.. Senden beni ustalık ile ircaa etmeni beklemem.. Ben aşk adamıyım, seni az en senin kadar tanırım. Sen bir tıngırdat, hep onlar çaldı ben dinledim.. Bu kez de ben çalayım, sen dinle…”
Yeterli değil midir ? en çok sevdiğiniz şarkılardan olan “Aşk Değil” i mırıldanmaya ve çalmaya başlarsınız…
“Sen aşkınla bende doğan, benden daha büyük bir çilesin Özlem !...”
”Arıyorum şimdi seni, sen nerdesin? Ben nerdeyim Özlem…”
”Bahtının gölgesine sığınıp da kalmışım, bir dilenci misali el açıp yalvarmışım Özlem…”
Duygular bağlamanızı bile asmıştır… Sizin bu aşk dolu feryadınız karşısında teyp bile duramaz.. Teypten aniden “Çat…!” diye bir ses gelir… Bu ses elbetteki kaset bitiğince otomatik atan “play”düğmesinin sesidir.. Hep o çaldı, siz dinlediniz.. Bu kez de ben çalayım, o dinlesin istersiniz..
Ayağa kalar, gecenin bir vakti volta atamaya başlarsınız..Allah’ım neden sabah olmuyor.. Neden güneş doğmuyor…
Volta atarken odanızdaki seramikleri sayıyorsunuzdur… Sağdan sola on üç. İki tur attınız yirmi altı.
Gözleriniz dik dik bakıyordur halıya. Şu sabah olsa da, çıksam evden.. İllâ öğlen olsun istemem! Güneş doğsun yeter.
Elbetteki ilk işiniz, şimdi kendi içinizde arayıp bulduğunuz Özlem’i birde gerçek hayatta gidip bulmak olacaktır.
. “Sen aşkınla bende doğan, benden daha büyük bir çilesin Özlem !...”
Ben zaten yıllardır Gencebay dinliyorum Özlem… Bebekken ninni diye, çocukken şarkı diye, şimdi senin için aşk diye dinliyorum…
Yıllardır o mümtaz şahıs bana hiç ulaşamayacağımı sandığım yüce bir duygudan söz etti durdu… Şu küçük kalbim hâyali bir sevgiliye, hiçbir şey beklemeden bağlandı durdu… Emindim, biliyordum ben bir şeye aşığım ama neye ? Sanırım ben sevmeye aşıktım.. Gencebay’ı sadece aşıklar mı dinler ? İnsan olmayan bir sevgiliye aşık olamaz mı ?
Leyla’yı tanımadan mecnun olmak suç mu ?
Ama şimdi gördüm ki, yıllardır biriktirdiğim ve beslediğim şu koca aşk ağacının yegane sahibesi senmişsin. Ben aslında doğduğum günden beri seni seviyor muşum…
Bahtının gölgesine sığındığım hâyali sevgili senmişsin..
Doğmadan iliklerime işleyen Gencebay’ın aşk duygusu, aslında senin duygunmuş.. Ben seni doğmadan sevmiş, içimde hâyali bir sevgili diye bir melek yaratmış, secde edip kalmışım.
Aşk bende zaten vardı, ama adı şimdi “Özlem” diye kondu…
Sen bende aşkınla doğdun. Ama ölü doğma ne olur…Gayemiz yaşatmak, öldürmek değil.. Ne olur bu aşkı öldürmeyelim.
Sen bende aşkınla doğdun Özlem.. Ve şuan benden daha da büyük bir çilesin…
Ben şifasız bir çileyim şimdi.. Adını bile bilmediğim bir hastalığa teslim olmuş durumdayım… Senin çilen benim boyumu aşar. Sen benden daha büyük bir çilesin.. Eyvâh ki, ne eyvâh...
Karşılıksız bir aşka kurban etme beni… Bu büyük çileme merhem ol isterim. Sıfırdan bir şey vermiyorum sana..Gencebay’ın eseriyle, şarkılarıyla, resimleriyle, filmleriyle inşa ettiğim şu muazzam gönül sarayıma, referandumsuz, seçimsiz geç otur… Sultanlığını ilân et…
Sen benden daha büyük bir çilesin sevdiğim… Çünkü sen karşılıksız sevdiğim, senin için şimdi şu daracık odanın içinde deli bir koyun gibi dolaştığım, bende var olan aşkın ile doğan, benden daha büyük bir çilesin..
Ama şimdi sen bunca saattir benden habersiz uyuyan sevdiğimsin..
Arıyorum şimdi seni… Sen neredesin, ben neredeyim..
Berhüdar Ol’un, İdam Mahkumu / Ömer Faruk EROL….







