NE SEVENİM VAR
NE SORANIM VAR
ÖYLE YALNIZIM Kİ
(nı rı nım, nı rı nım, nı rı nım nım)
ÇİLESİZ GÜNÜM YOK…
(Aşağıda daha önce de yaptığım gibi bu kez KO kısaltması ile kodlanabilecek, belki sonraki anlatımlarda yeniden karşımıza çıkabilecek bir eser ve düşündürdükleri üzerine bir yazı, hikaye, anı, saçmalık ya da sanat eseri okuyacaksınız. Yok, KO burada bir Japon ismi değil. “Kaderimin” in K’si. “Oyunu”nun O’su ile oluşturulan kısaltma. Yani abbreviation, abrevieyşın hocam.
Bu seferki dostumuzla nerede buluştuğumuzun önemi yok. Kıyafeti ve görüntüsü ile ilgili sıkıcı tasvirler de yapmayacağım (sen zaten tasvir yapamıyorsun, yaptıklarına daha çok laf kalabalığı diyelim olur mu?)
Uzun yıllar görmediği, geçmişte kalan, ama hatıralardan çıkmayan bir sevgiliyi ziyarete gitmişti. Ona sevgili demek ne ölçüde mümkün olabilirdi? Geçmişte aşk gibi bir şeyler yaşamayı ümit ettiğiniz, bir dönem kimi Gencebay şarkıları dinlerken belki de düşündüğünüz, bu “aşk gibi şeyler” i yaşayabilmek için epey uğraştığınız, mesela yemeğe çıkmak istediğiniz, özel telefon numaralarını edinip asla arayamadığınız ve asla “aşk gibi şeyler”i başlatamadığınız birinden bahsediyorum (Tarantini, şuna kısaca yatağa atmaya çalışıp ta beceremediğiniz cillop gibi bir parça desek?) Yok, öyle demiyorum. İşin platonik ve naif bir yönü vardı (Neymiş o platonik ve naif yönü bakalım? Sen düpedüz zavallı masum bir kızdan faydalanmaya çalışılan bir durumdan bahsediyorsun) Bırak ta anlatmaya devam edelim Fis.
Bir şekilde samimi olmaya çalışmıştı onunla. İşyerine gidip, hiç lüzumu yokken onun karşısında oturup, güya işle ilgili sualler sormuştu. “Şey, acaba bu gayrimenkul kira sözleşmelerinde şekil şartı var mıdır? Tehir-i icra kararlarının reddi doğrultusunda verilen kararların tebliğini müteakip kaç gün içinde itiraz hakkımız vardır efenim?” Ya da “siz üniversiteyi de mi Başgazi’de okumuştunuz? Geçen seneki PPDSİ sınavından kaç puan almıştınız? Ooo, seksen bir oldukça yüksek bir puan demek ki çok bilgilisiniz.” Ya da “ hakikaten çok şıksınız, bu formunuzu nasıl muhafaza ediyorsunuz?” gibi alakasız sualler. Bir gün öğleye doğru cep telefonundan aramış, fakat karşı taraf açmadan da kapatıvermişti. Kendi numarasını gizleyerek tabii. Belki de karşı tarafın sesini duyduktan sonra konuşma cesaretini kaybetmiş ve telefonun kapat tuşuna basmıştı (bak Tarantini, burada anlattığın davranış ta bir tür medeni cesaretsizlik örneğidir. Birini seviyorsan utanma söyle, her önüne gelene sarılma öyle. Ne demek telefon numarası gizlemeler, yok telefon kapatmalar, yok sesi duyunca heyecanlanmalar, sen hangi yüzyıldasın be?)
İşte şimdi yıllar sonra bir şekilde onun çalıştığı yere gelmişti. Birdenbire karşısına çıktığında nasıl şaşıracaktı? Belki mazide kaçan fırsatlar değerlendirilmeye başlanacaktı. Bir sıcak sohbet, bir tatlı tebessüm, bir akşam yemeği, ve kim bilir? Artık eskisi gibi çekingen olmadığını sanıyordu. Yıllar öncesine göre olgunlaşmıştı. Cesareti vardı. Kadınlar ısrar eden erkekleri severdi. Israrcı, mütebessim, romantik, cazip, şık, kararlı, muzip, zeki, çapkın, emin, temiz, mesut, mazbut, mahzun, maruf olabilmeliydi aynı anda. Zaten kendini öyle hissediyordu. (İşte aşk ta budur hocam! Kendini aynı anda birden çok kıvamda hissedebilirsin. Demek ki anlattığın zat o kıza aşıkmış be!) E, ben sana demiştim işin naif ve platonik bir yönü vardı diye Fis. (Bak, işin naif yönü iyi de şu platonik yön biraz arızalı. Oldum olası platonik aşkları saçma bulmuşumdur. Sen onun için yanıyorsun, her şeyi göze alıyorsun, çok seviyorsun, kutsal duygularla dolusun, Fransızlar bunu nasıl tarif etmiş? El elde, el şeyde, şey elde, ama asla şey şeyde değil, yok flörtün tarifi ile karıştırdım galiba. Ne diyordum? Eflatunculuk, pardon. Platonik olma durumu. Karşılıklı olacak her şey. Karşılığını göremiyorsan her günün gamlı geçer ve hababam debabam “duymadın ki” şarkısını dinler durursun. Neden duymamış ki? Duysun efendim. Bilsin ulan. Ben burada onun için öleceksem bilsin!)
Merhaba dedi. Karşıladı onu. Heyecanla karşısına oturdu gene. Evet. Sanki o mazide kaçırılan fırsatları yaşamaya bir başlangıç olabilir miydi? Hala ne kadar genç ve güzeldi. Kıymetini bilirdi. Severdi onu. Burada çalışırken de olur muydu bunlar? İşini gücünü bırakır mıydı onun için? Belki ona göre eski kafaydı. Bir aşkla yetinen anlayıştaydı. Belki isteyip te yapamadığı zorluklardaydı. Aklı takılıp kalmıştı gene ona işte. Birazdan belki de elini tutuverecekti. O zaman, bir zaman tutuşan el hatırına neler beklenmezdi istikbalde?
Oturması yaklaşık on dakika sürdü. Bu süre boyunca ısmarlanan acı çayı içmek zorunda kaldı ve yıllar önceki platonik sevgili bir defa bile onun suratına bakmadı. Kafasını diğer yana çevirerek bir müşterisi ile sıkıcı bir iş konuşmasına daldı. Adamımız yerinden kalkarken öylesine hayal kırıklığı içindeydi ki, yıllar öncesinde kendisi ile ilgili nice fırsatlar kaçırıldığı düşünülen bu genç ve güzel platonik sevgiliye veda bile etmeden uzaklaştı.
En iyisi iki üst kattaki hemşeriye uğramaktı. Hemşeri gibisi var mıydı? Erkek erkeğe sohbet iyi gelirdi şimdi. O da yiğidin harman olduğu Haskır vilayetindendi. Boşvermeliydi böyle eski aşkları falan. İki alt kata indi ( e demin iki üst kat demiştin, alt kat mı üst kat mı karar ver. Konuları kafadan attığın için mi böyle oluyor, özensizlikten mi, yoksa çarpıtmak istediğinden mi?). Hemşeriyi buldu. Ne güzeldi iki ahbabın yıllar sonraki vuslati. “Nasıl gidiyor işler abi? Biz burada aynen devam işte. Çay abi? Sigara? Doğru, biraz kilo verdim. Sen ne yapıyorsun abi? Badi mi yapıyorsun yoksa? Şimdi araba falan alınmaz abi. En ucuzu kırk beş binden başlıyor. Bankadan kredi çekeceksin. Ayda altı yüz kağıdı altı sene ödeyeceksin. Zaten altı senede bu araba eskiyor. Boşver be abi”.
İşte buydu. Bu sohbet iyi geliyordu. Şimdi bu hemşeri ile sohbete ne güzel devam edilirdi. Öğle yemeği birlikte yensindi. Muhabbet koyulaştırılsındı. Sonraki buluşmanın tarihi tespit edilsindi. O da kendisinin bulunduğu mekana davet edilsindi. Ha, bu arada cepten eski arkadaş Müfit aransındı. Akşama bir güzel sohbet, yemek, buluşma. Dostlar bunun için değil miydi?
Hemşeri, ne akşam ne de öğle yemeğine davet etmedi. Bir sonraki buluşma ile ilgili tek bir söz söylemedi. İkincilerden sonra çay da söylenmedi. Sigara ikram edilmedi. Olsun zaten zararlıydı. Hatta bir ara odadan da çıktı iş için. Hemşeri odada yokken Müfit’le yaptığı telefon görüşmesini hatırladı:
“Alooo. Müfit ne haber?”
“Vay, kardeşim benim iyilik ne olsun. Nerelerdesin?”
“Ben geldim. Buradayım. Her şeye hazırım. Akşama buluşalım. Şöyle bir iki tek atalım. Orhan falan dinleriz hem”
“Ya, çok iyi olur sevgili dostum. Ne oldu senin devir işlerin? Dükkanı Hüsamettin’e devredebildin mi? Çocuk ağır hasta demiştin. Boşver. Takma kafana bunları dostum. Herkesin derdi var kendine göre. Ben seni mutlu ederim üzülme. Bunalıma girme. Her derdin çaresi var. Ecele bulunmaz. O yukarıdakinin işi. Onu da ben yapamıyorum. Ne yapalım yani?”
Dükkanın devir işini daha üç gün önce detayları ile Müfit’e anlatmıştı halbuki. Çocuğun hastalığından da bahsetmiş, hatta Müfit’in oturduğu semte yakın bir hastanede yatmakta olan küçük kızı için tanıdık doktor olup olmadığını da sormuştu. Özellikle dükkanı Hüsamettin’e nasıl devrettiğini belki de yirmi dakika boyunca anlatmış, Müfit te çok sevindiğini söylemiş ve hayırlı olsun demişti. Birden Müfit’in, o birlikte geçirilen senelerin ardından nasıl farklılaştığını düşündü. Beş sene içinde maddi durumunda olağanüstü iyileşmeler yaşamıştı, üç kez ev iki kez de yeni araba satın almıştı. Aylık taksitleri iki bin lira idi ve hiç zorlanmadan ödemekteydi.
“Sevgili dostum, ben bu akşam aerobik dersine katılıyorum. Sonra da hemen eve gitmek zorundayım. Mualla’nın misafirleri var onları bir yere götüreceğim. Onun için seninle buluşamam. Takma kafana, boşver. Dükkanı ne zaman devrettiydin? Küçük oğlanın hastalığı n’oldu? Ha, kız mıydı o? Kaç yaşındaydı? Yapacağımız bir şey varsa söyle bak çekinme dostum.”
Telefon görüşmesi sona erdiğinde hemşerinin dönmesini beklemenin de bir anlamı olmadığını anladı. Neden buralarda böylesine vakit kaybetmişti? Bir eski sevgili bozuntusu, bir hemşeri ve Müfit. Akraba gibi var mıydı? Hemen kendisinin ziyaretini büyük bir iştahla beklediklerinden emin olduğu amcası ile yengesini ziyaret etmeye karar verdi. Bugün yapmış olacağı en hayırlı iş bu amca ziyareti olacaktı. Yıllardır görüşmeseler de sorun müteveffa babasından kalan arsaların paylaşımı sırasında çıkmış olduğundan, kendisinin bir dahli olmadığını düşünüyordu. Aralarında otuz beş yaş vardı. Amca demek baba yarısı demekti. Şimdi ziyaret eder, “amcacığım” derdi. Yengesi de yaşlı gözlerle on sekiz yılın nihayetinde gerçekleşecek bu geç kavuşmayı izleyecekti. “İyi ki geldin” diyecekti ona.
Kapıyı çaldı. Yaşlı amcası açtı. Çatık kaşları ile ona baktı. Tanımıştı. İçeri hiçbir söz söylemeden buyur etti (yani reverans mı yaptı Tarantini? Yahu ne budala adamsın. Böyle arabesk hikayeleri nereden buluyorsun? Kemalettin Tuğcu musun? Buraya kadar bir sürü boş laf ettin? Müzikle ilgili bir tek kelime ettin mi? Bir de bu yazıları ana başlığı Orhan Gencebay müziği olan bir bölümde yazıyorsun. İyi, hala yayınlanıyor ha. Ne kadar budalasın yav, ne kadar budala! Hikayenin sonu belli oldu zaten. Amca, yeğeni evden bir güzel kovacak. Yenge defol git diye bağıracak. Adamımız yoğun sükutu hayal içinde tek başına kalacak. Aynı günde hem nice ümitlerin beslendiği bir platonik aşk, daha çok samimiyet beklenen bir hemşeri, geçmişte çok şey paylaşıldığı sanılan bir vefasız dost ve hem de bir akraba tarafından kapı dışarı edilen bir zavallı konumuna gelecek. Oldu. Gözlerim doldu. Budala bir adamsın) Budala mıyım? Bak hocam bu budala kelimesi bizim günlük konuşma dilimizin bir ürünü değildir bu biiiir. Kemalettin Tuğcu gibi değerli bir yazara saygısızlık etmemelisin bu ikiiiiii. Ben burada hayatın içinden bir şeyler yazmaya çalışıyorum, küçümseyemezsin bu da üüüüüçç. Ne yazacaktım yani? Hocam karar perdesi nihavent olsa da ikinci ney taksimini müteakip çargah geçişler üzerinden buselik bağlama solo ve de onu takiben araban kanun taksimi üzerinden zeminde yedi sekizlik perküsyon notları duyulsa da, eserin meyanlarındaki acemaşiran tavır ve son bukledeki acem arızası da düyek usulünü düşündürüyor. Şimdi bu eser için her ne kadar nihavent başlasa da semai tanımlaması yapmamız; üçüncü kısımda bolca kullanılan arpej notaları zemininden ancak ve ancak aranjör kulağı ile dinleyebilenlerin hissedebileceği kürdilihicazkar geçişlerin üzerindeki akustik bağlama ve kontrbas armonisi ile beraber duyulan arşebas ve sikoma bemol ile geçilen kürdi trillemeden mütevellit pek kabil olmamaktadır. Bir batıcı gözü ile de olsa burada kullanılan notların oldukça karmaşık ve de kümülatif bir dizilim arzettiğini söylemeliyim (*). Şimdi nasıl Fis beğendin mi bakalım?
(*)Nazariyat hususunda zorlananların “musikimizin gayba düşmüş nağmeleri üzerinden zorlananlara ilmi, hususi, sıhhi, marazi, harbi izahattan vareste tutulamayacaklar ansiklopedisi” nin “seksen beş senedir anlatması kabil olmayan musiki kategorizasyonu” bahsinin, dördüncü cüz, üçüncü bab, on yedinci cilt ve kırk birinci sahifeye müracaat etmeleri faideli olacaktır .