"Gözüm Sende gönlüm sendedir..." diye başlar bu dehşet şarkı... İnsanın kanı donar, gözleri kan çanağına döner.. Gıkınızı çıkaramazsınız ! Elinizde o an ne varsa düşer, bakışlarınız donuklaşır, elleriniz titrer !, göz kapaklarınız usulca kapanır... Bazen bir kaç damla dökülür ve görülür.. Bazen seller akar ama görülmez...
Neden mi ?
Okuyun bakalım...
Tamamen kendi yaşamışlıklarımdan kesitler sunarak açıklamaya çalışacağım, karşılıksız aşkın birleştiği bu şarkıyı...
Günlerden bir Cumartesi günüdür. Hergün olduğu gibi aynı neşe ve aynı huzur ile kalkarsınız yatağınızdan.. Kalklar kalkmaz ilk işiniz teybi açıp bir Gencebay kaseti yerleştirmek olur. Mutfağa gidersiniz dünden kalan çayın altını yakarsınız... Teypde son ses "Kır Gönlünün Zincirini" çalmaktadır.. Bu ritmik ve huzur dolu şarkı ile içiniz daha bir başka huzur dolmuştur.. Bir ekmek arasına bir kaç dilim peynir ile karnınızı doyurmak istersiniz...
Cıvıl cıvıl bir yaz günüdür o gün... Camı açarsınız, içeri ter temiz bir hava dolar.. Çocuklar, insanlar hep sokaktadırlar.. Gök yüzü mas mavi, insanlar hep neşeli, sizde bir başka neşeli... Bu neşenin kaynağı; yaşıyor olmanızdır ve sağlıklı olmanızdır... Karnınız doyuyordur, bıyıklarınız yeni yeni terliyordur, arkadaşlarınız ile kardeşten öte bir muhabbet yaşıyorsunuzdur... Ve en önemlisi, Lise 2 gibi zorlu bir maratoru dün aldığınız karne ve bir kaç asker ile tamamlamış olmanızdır...
Kanal D'de, daha hayatınızda ilk defa baştan sonra kadar seyredebileceğiniz bir film başlar.. "Şoför..." şarkının bitmesini bekleyip, teybi öyle kapatırsınız... Zira Gencebay çalarken, teyp kapatılmaz!.
Geçersiniz T.v.'nin karşına. Zaten oldukça neşeliydiniz, birde "Şoför"ün verdiği o büyük mutluluk... Bir keyif çayı doldurmuşsunuzdur, yudumluyorsunuzdur. Sokaktaki heyacan, baharın mutluluğu, sıcak bir gün, sıcak bir ev, sağlıklı ve neşeli bir beden..
Film nihayet başlar, Gencebay arabasını tamirciye götürür, o an egzantirik bir havada, daha öncesinden müptelâsı olduğunuz ve içinize çektiğiniz bir şarkının çok daha farklı bir versiyonu çalar.. Donar kalırsınız, komedi fimi izlercesine gülüyorsunuz ve tebessüm ediyorsunuz... Böylesi bir mutlusunuz, böylesi bir heyacan... "Ah Orhan abi, ah.. Neler yapmışsın sen neler ?..." dersiniz, gözünüz ucu ile duvarsınızda asılı olan "Akma Gözlerimden" Lp'sinin posterine doğru, posterde elini alnına dayamış gözlerinizin içine mânâlı mânâlı bakan Gencebay'a bakar, acaba beni duydumu ? dersiniz...
Birazdan pencerenizin önünde, sizin gibi bıyığı yeni yeni terlemiş bir delikanlı belirir... Ve camınızı "tık...", "tık..." , "tık..." diye çalmaya başlar.. Yerinizden kalkmaya üşenir, "Gökhan, sen misin ? " dersiniz... Bu delikanlı dostunuz, evde sıkılmış ve sizi çağırmaya gelmiş arkadaşınızdan başkası değildir... O sizin gibi Gencebay'ın her saniyesinden kitaplar dolusu anlamlar çıkarmayı başaramamış birisi olsada, sizi anlamış bir arkadaşınızdır...
"Gel içeri, Şoför'ü seyredelim..." dersiniz ama o size; "Gel, dışarı çıkıp hala alalım Ömer'im..." der..
Kıramazsınız onu... Pekâlâ dersiniz... Üzülerek, acıyarak, eliniz varmadan T.v.'nin düğmesine usulca dokanırsınız ama bir gözünüz hâlâ Gencebay'dadır.. Acaba bu sahnede ne diyecek ? Bir kaç saniye daha seyretme şerefine nâil olduktan sonra, "Hadi oğlum, naptın ?" diyen arkadaşınıza doğru yönelirsiniz... Üzerinize, o an askıda duran mavimsi gömleğinizi geçirir, hadi çıkalım dersiniz...
Selâm, kelâm derken biraz uzaklaşırsınız bulunduğunuz mevkii’nden... Ne mi konuşulur ? Ne konuşulabilir ki ?
“Dün niye gelmedin, ben geldim sen yoktun.. Bizim İsmet'i gördün mü ? Allah onu elimizden alsın, arazi oldu çocuk.. Takılma yahû, babasının yanında çalışıyor işte... Şu karşıdan gelen Yasemin'in değil miydi ? Oğlum kafayı sıyırdın ya! Yasem'in o kadar uzun boylumu ? Sahi yahû.. İdare et, aklım Şoför'de kaldı da... Ne Şoförü be? Boş ver, uzun hikâye...”
Derken, epey yol kat etmişsinizdir… Epey dediğime bakmayın işte.. İki sigara içene kadar varılabilecek bir mesafe..
“Arkadaşınız derki, gel şu bizim okula bir uğrayalım Bizim çocuklar ne yaptı…” Yahû boş ver şimdi okulu, girersek çıkamayız. Çarşıya doğru inelim, şu bizim İsmet’i bir bulalım bakalım, ne yaptı, ne yapmadı... Yahû okula bir uğrayalım diyorum Ömer, sonra gene gideriz.. İyi bari, senimi kıracağız..
Derken, İsmet’in ve Gökhan’ın aynı sınıfta ve aynı sırada okuyor olduğu okula varırsınız…
Okul ana baba günüdür, çünkü alttan dersi olanlar okul yönetimine dilekçe vermek için gelmişlerdir… Gökhan’ında çevresi oldukça geniş, her gören selâm verir..
Okul bahçesinde, bir banka oturursunuz… Herkes sivil giyinmiştir, kızlı oğlanlı… Bıyıkları yeni yeni terleyen erkekler ile, vücutları henüz oturmuş kızlar okul bahçesinde cirit atıyorlar.
Siz ise, gayet normal gözler ile bakınırsınız etrafınıza… Yanınızdaki Gökhan’ı gören bir grup liseli genç kız, menzilinize girer ve selâm verir…
Oo.. Gökhan, hoş geldin… Çok mu özledin okulu ? daha dün kapandı ! bu ne sürpsiz..
Gökhan’dan masum bir tebessüm… Siz ise, maksat ortama ayak uysun diye, gayet sıradan bir tebessüm atı verirsiniz…
Kız grubu kalabalıktır. Ben diyeyim beş, siz diyin on..
Bu kız Grubunun derinliklerinden, bir çift yeşil göz, gözlerinize hiç olmadı kadar anlamlı bakmaktadır… Henüz, aşk nedir, sevgi nedir, kız milleti nedir, bilmeyen gözleriniz durağan tonlarla seyrediyordur ve olan biteni anlamaya çalışıyordur…
Bir an sanki o güzelim güneşli güne gecenin karanlığı çöker, ama bir Ay her saniye ışığını artırarak parlıyordur… Erimeye, sarsılmaya başlarsınız bile.. O güneşli günde, sıcak günde içinizde aniden bir soğukluk belirir ve titremeye üşüme çoktan başlamışsınızdır… Hayat sizin için o an tamamı ile durmuştur, hem de çoktan… Ama nedense saliseler hiç olmadığı kadar hızlı akıyordur.. Dur duramazsınız, mümkün mü ?
O Ay parçasının size açılan kapısı yani o yeşil gözler, mermi gibi delmiştir çoktan kalbinizi… Allah’ım ne oluyor bana ? Ecelim mi geldi ? Aya’mı bakıyorum, güneşe mi ?
O da, sizde hayattan sanki iki dakikalığına kopmuş, aşıkların sevenlerin diyarına seyahate gitmişsinizdir, belki el ele, belki kol kola…
Azrail’i görmüş gibi, yanınızdaki arkadaşınıza döner, titrek, masum, saf ve şeffaf bir sesle sadece üç kelime çıkar o hecelerin düğümlendiği boğanızdan;
”Kim bu kız ? …”
Arkadaşınızın henüz olan bitenden hiç bari yoktur.. Gerçi sizinde olan bitenden pek haberiniz var sayılmaz… Arkadaşınız, “Özlem…” der…
Gözlerinizi tekrar çevirirsiniz o tarafa, o yeşil gözleri kalabalığın arasından elinizle koymuş gibi bulursunuz.. Onun hakkında iki şey biliyorsunuz artık; “Özlem” ve bir çift yeşil göz…
O yeşil yeşil bakışların anlamını sorabilmek için tanışmak istersiniz.. Kader bu ya, sanki her şey önceden planlanmış gibi gerçekleşir… Her ne hikmetse, onunla yan yana otuyorsunuzdur artık…
İçinizden, “Kimsin sen, melek mi ?” demek gelir ama bunu diyecek cesareti bulamazsınız.. Belki klasik olacak ama; “.merhaba…” diyebilirsiniz sadece…
O an bir bakarsınız ki, o da size “Merhaba…” diyor… Yeşil gözlü Özlem’in sesini bu ilk duyuşunuzdur… Ama son olmayacağı en başından bellidir..
Onun yanında sanki büyük bir ceza işlemiş gibi oturuyorsunuzdur sadece… Ne söyleyebilirsiniz ki ? Yada bir başka deyişle, ne biliyorsunuz ki ne söyleyeceksiniz ? Henüz 16’sını doldurmamış, bıyıkları yeni yeni terleyen tığ gibi delikanlısınız… O da, henüz annesinin bağrından kopup kırlarda özgürce hoplayıp zıplamaya başlayan bir ceylan’dır sizin için…
Bir ses, “Hadi gidelim artık…” deyi verir ama, beyninizin tüm devreleri iflas etmiştir, “Gitmek” sesi ne demek anlamanız çok uzun sürecektir…
Çaresiz, kalkıp gitmek lazım gelir.. Sonuca ulaşmadan, neticeyi öğrenmeden, ne oldu ne bitti anlamadan, kalkarsınız yerinizden…
Ama haberiniz yoktur, o alkış ömrünüzün ilk ve son en mutlu kalkışı olacaktır.. Çünkü orası bir aşk pınarıdır ve her şey başlayacaktır o aşk pınarında…
Arkadaşınızdan müsaade isteyip, direk eve gitmek istersiniz.. Çünkü artık siz yaralı birisiniz, kanayan bir yaranız vardır. Yaralı yaralı gezerseniz çok ama çok acı çekersiniz..
Mahallenize girersiniz, her şey başkadır, bam başka… Dünya değiştirmiş, insanlar değişmiş, kimse umurunuzda değil, hiç bir şeyi görecek, duyacak haliniz yok… Aklınız, fikriniz takılmıştır “Yeşil gözlerine…”
50-55 dakika önce çıktığınız o ev size yabancı gelir. Kapıdan içeri girersiniz ama, eve mi girdiniz, yoksa başka bir yere mi? Bunun muhakemesini yapamayacak kadar meşgûlsünüz. Çünkü daha öncesinden adını kalp bildiğiniz uzvunuz artık “gönül” olmuştur. Daha öncesinden tüm damarlara ve hücrelere kan pompalayan kalbiniz, artık aşk pompalayan bir gönül olmuştur…
Eve girersiniz ama artık ne “Şoför” den bîhaberiniz, ne teypten, ne duvardaki posterden, ne de yarım kalan çayınızdan..
Allah’ım ne oldu bana ? Dünyaya yeniden gelmiş gibiyim.. deyip durursunuz.. Hiçbir şey düşünecek yada yapacak bir tavrınız yoktur . Size en kolayı uyumak gelir. Çünkü Orhan Abi’nizde aynen böyle yapıyordur… “Hadi uyu yavrum… Uyku her şeye iyi gelir. Ben uyuduğum zaman bütün dertlerimden kurtulurum…”
Gözünüzü açtığınızda saat sabaha karşı 2 olmuştur.. Yataktan aniden fırlar, camdan dışarı bakarsınız, etraf zifiri karanlık.. Ben bu kadar uyudum mu dersiniz ? Uyumuşsunuzdur.. Dertlisiniz, derdiniz dünyadan büyük… Bırakın normalden üç beş saat fazla uyumayı, ömür boyu uyusanız nafile.. Dert, öyle bir dert..
Başınızı nereye çevirseniz, sizi ölesiye büyüleyen bir çift göz vardır… Size melûn melûn bakıyordur. Allah’ım, Yârabbim, nedir bu duygu, ne oldu bana ? daha önce hiç böyle olmamıştım dersiniz..
Olan biteni size en doğru şekilde izâh edebilecek tek kişi vardır, Orhan GENCEBAY…
İçinize doğmuş, “Ya Evde Yoksan” albümünü koyasınız gelmiştir teybe.. Hemen koyup “play” tuşuna basarsınız.. Şans bu ya, albümün “B” tarafını koymuşsunuzdur… Söylememe luzûm var mı ? İlk şarkı “Gözüm Sende” dir..
Daha önce milyon kez dinlediğiniz şarkı, birden size hiç dinlemediğiniz bir şarkı gibi gelir.. Bu işte bir yanlış var diyesiniz gelir ama yanlış yoktur ortada… Gecenin ikisinde teypte çalan şarkı sizin bildiğiniz “Gözüm Sende” den başkası değildir.. Ama çok büyük bir fark vardır arada, daha öncesinde sizin için “çok mükemmel bir şarkı” olan “gözüm sende” , şimdi bir aşk şarkısı olmuştur..
Vay be… dersiniz.. Şarkıda bir şey yokmuş, o hep aynıymış ama ben değişmişim dersiniz... Bu şarkını anlayabilecek olgunluğa ulaşmışım dersiniz..
O sıcak gecede üşüyorsunuzdur, yorganın altına girer, ölümünü bekleyen hasta gibi, korku filmi seyredip, tuvalete gitmeye korkan bir çocuk gibi, yatakta ceset gibi durursunuz… Gencebay bir başka söylemektedir bu şarkıyı, hem de o gecede…
Her notada, her sözde, her enstrümanda “biraz daha derin düşünürsünüz…” Bu şarkı çoktan sizin hayatınızın şarkısı olmuştur, farkında değilsinizdir..
Allah’ım, bütün bu olanlar bir rüyamı ? Ben bu şarkıyı hiç böyle dinlemedim, bu başka bir şarkımı ? Yada benim kulaklarımda bir şey mi var ?
Evet, var! Der bir ses.. Bu Gencebay’ın sesidir… derki Gencebay;
“Öncesinde kulağınla dinliyordun, sana muazzam lezzette bir beste gibi geliyordu… Ama şimdi gönül kulağınla dinlemektesin, bu senin aşkına aşk katıyor değil mi ?...” der…
Usulca başınızı sallarsınız..O beş dakikalık şarkı, size üç gün sürüyormuş gibi gelir..Çünkü her sözün, cümlesinin, her harfini dolu dolu yaşıyorsunuzdur.. Her saniye, bir önceki saniyeden iki kat daha fazla aşık oluyorsunuzdur.. Bu şarkının sayesinde, o yeşil gözlü kıza..
Gözüm sende gönlüm sendedir
Aklım sende fikrim sendedir
Bize bizden başka söyle kim
Kim engeldir
Eğer beni kabul edersen
Senin olmak istiyorum
İçimde bir his var
Alın yazım benim budur diyorum
Ne bulutlardan yapılmış bir taç
Ne sonsuz mutluluğa ilaç
Sana tüm dünyanın zenginliğini
Vaat etmiyorum
Sana umudumu sana dostluğumu
Bende olan her şeyi al veriyorum
İşte aşkım karar verirsen
Beni kendin gibi bilirsen
Korkacak ne var ki biraz daha derin
Düşünürsen
Seni mecbur edemem ki
Zorla sev sev diyemem ki
Yolun başındayız geriye bakmadan
Dön istersen
Orhan GENCEBAY
Berhüdar Ol’un, İdam Mahkumu / Ömer Faruk EROL









